Ghost

Womanizer

Ez tırk im, ez im Apoci! : )

Silav û Rez  Hevalno!

Öncelikle bu yazıyı yazma sebebim beni tanımayan ve tanıdığı zaman nasıl bu duruma geldiğimi soran herkese bir yanıt olabilmek içindir. Çünkü “Ez tırk im” dediğimde hep aynı tepkiyi alıyorum, tahmin edersiniz ki. :) Birazdan size yazacaklarım Derda olma evresidir.

Çoğunuz beni “Buka Kurda” olarak tanıyor. Adımın önemi yok, 21 yaşındayım. Doğma büyüme İstanbul’luyum.  Baba tarafım Bursa’lı, anne tarafımsa (annemin dedelerinin dedelerinden) Bulgaristan ve Romanya göçmeni.  Bursa’ya göçmüşler. Özellikle erkekleri aşırı milliyetçi, kadınları muhafazakâr olan bir ailenin çocuğuyum.  İki kardeşiz, bir abim var.

Tahmin edersiniz ki göçmen aileler, devlet onlara kucak açtığı için fazlaca milliyetçi oluyorlar. Hatta o kadar milliyetçiler ki, ailemizde hala Kürt gelin/ damat bile yok. Türkten çok Türkçü bir ailem var yani. Ben de doğal olarak bu anlayışla yetiştim. Konu ülkem olunca aşırı milliyetçi, onun yanında biraz muhafazakâr bir anlayışım vardı. Zaten 5 yaşından beri her yaz Kur’an kursuna giden ve bu kültürle büyüyen birisi olarak aksi bir durumda olmam o zamanlar için mümkün değildi. Bu kültürle büyümüş olmam ona körü körüne itaat etmem anlamına gelmiyordu, yanlış anlaşılmasın. Zira ailem de öyle değildir. İslami kültürle yoğrularak büyüdüm, yani bana anlatılan her şeyin mutlak mantıklı bir açıklaması yapılıyordu. “Allah böyle emretmiş” gibi sözlerle karşılaşsam da çoğu zaman sorularımın yanıtlarını alırdım. Neyse, konumuz bu değil!

Doğrusunu söylemek gerekirse ailemin beni yetiştirdiği bakış açısından dolayı ben de her zaman önyargılı oldum Kürtlere karşı. Mahallemizde bulunan Kürtlerle konuşmaz, arkadaşlık dahi etmezdim. Çünkü benim gözümde Kürtler vatanımı bölmek isteyen, Türkleri öldüren, askerleri şehit eden, kötü ve canavar bir ırktı. Ailemin söylemleri de hep “En iyi Kürt, ölü Kürttür” olduğu için, hepsinin ölmesini diliyordum. Önderlik yakalandığı zaman 5 yaşındayım, hayal meyal hatırlıyorum o zamanları. Öyle çok sevinmiştim ki. Çünkü o kötü birisiydi benim için. İdam muhabbeti olduğu zaman “Ölsün, gebersin” dediğimi hatırlıyorum. Annem televizyonda çıkan Ahmet Kaya şarkılarını dinlerdi, bense her defasında “Kapat şu teröristi” derdim.  Şimdi her hatırlayışımda o günleri, kendimden utanıyorum.

Tahmin ediyorsunuz, nasıl bir ortamda nasıl bir çocukluk yaşadığımı. Liseye kadar bu durum böyleydi. Hatta siyasetten çok uzak, ailemin desteklediği partiyi amaçsızca destekleyen bir insandım.  Liseye başladığım zaman sınıfımızda Kürt bir kadın arkadaş vardı. İlk başlarda Kürt olduğu için ona pek yanaşmaz, o selam verdikçe selam verirdim. Evlerimiz birbirine yakındı ve her sabah aynı durakta otobüs beklerdik. Durum böyle olunca ister istemez aramızda bir yakınlaşma olmaya başlamıştı. Fakat Kürt olduğu için muhabbetimiz en fazla otobüste kalırdı. Ben okulda başkalarıyla arkadaşlık ederdim. Tabii bu arada onu inceler, onunla sohbet ederdim. Benim bildiğim Kürt algısından çok uzak bir kadındı. Benim gözümde Kürtler şiir sevmez, naif ve kibar olmaz, tek dertleri ülkeyi bölmek olan, kaba saba insanlardı. Fakat arkadaşım öyle değildi. Kibar bir kadındı, edebiyatla ilgilenir çok güzel şiir okurdu. Zamanla onunla yakınlaştıkça benim Kürt algım silinmeye başlamıştı. Tabii bu yakınlaşma 2 sene sonunda oldu, o ayrı. :)

İlk başlarda bana siyasi görüşünden bahsetmezdi. Ben o zamanlar AKP’li olduğum için yanımda sürekli CHP ve MHP’ye küfür eder, saydırırdı. E durum böyle olunca ben de onu kendim gibi sanıyordum.  Abim bu arkadaşlığa sürekli karşı çıkıyor ve arkadaşımın aslında BDP’li olduğunu ve beni de kendi tarafına çekmek istediğini falan söylüyordu. Ben tabii ki inanmıyor ve onun da AKP’li olduğunu iddia ediyor, onun kötü biri olmadığına inandığım için ailemi de inandırmaya çalışıyordum. Zamanla bu kadın arkadaşım bana Kürtlerden bahsetmeye başladı. Kürtlerin aslında ne istediğini, neler yaşadığını bana yavaş yavaş anlatıyordu. Mesela otobüste şarkı dinlerdik, o zamanın en çok dinlenen şarkılarının aralarına birkaç Ahmet Kaya sıkıştırır, benim dinlememi sağlardı. Rahatsız olduysan kapatayım gibi şeyler söyler beni rahatlatırdı. Tabii içten içe sevdiğim için kapatmasına gerek olmadığını söylerdim! :)

Zamanla arkadaşımın ailesi de bana yaşadıklarını anlatmaya başlamıştı. Oralardan kaçarak İstanbul’a gelmişler. Ben gerçekten her dinleyişimde hayret ediyor ve duyduklarımdan utanıyordum. Hal böyle olunca ben de işin aslını daha çok merak ediyor ve görünenin ötesini istiyordum. Ben merak edip okudukça, arkadaşım daha çok şey anlatıyordu bana. Bir de o dönemler Sırrı abinin böyle bir atak yaptığı dönemlerdi. Forumlara falan katılıyor, konuşmalar yapıyordu. Onun da bir Türk olarak harekete destek vermesi beni bazı şeyleri öğrenmeye zorluyordu. O dönem araştırmalar yaparken Amara’ya denk gelmiştim. Amara’m.. Bana mücadeleyi sevdiren kadın! Zazaca “bizden biri” anlamına gelen Amara.  Onun resimlerine baktığımda içimde hala bir şeyler kopar. Hayatını okuduğumda öyle çok etkilenmiştim ki. Bu denli militan ruhlu bir kadının ölümünün öyle feci bir şekilde olması beni çok yaralamıştı.

Bu arada arkadaşım bana ufak tefek Kürtçe kelimeler öğretmeye başlamıştı. “ Gundi, ker, mışke, mışko, cardon “ gibi söylemesi keyif veren, söyledikçe güldüren kelimeler. Durum böyle olunca benim o önyargım silinmiş ve Kürtlere karşı bir sempati beslemeye başlamıştım. Ama kafamda hep şöyle bir düşünce vardı; “Tamam Kürtler acı çekmiş olabilir, ama benim Kürdistan düşüncesine tahammülüm yok”. Zamanla okumalar ve anlatımlarla bu fikir “Tamam acı çekiyorlar, bir ülke istiyor olabilirler saygı duyarım” gibi bir hal aldı. Sonra daha çok okuma ve daha çok araştırma sonucu “Aslında güzel bir yaşam vaat ediliyor” a dönüştü. BDP etkinliklerine katılır, halay falan çekerdim o zamanlar. Ama alandan birisi “Bijî Serok Apo” desin ya da en ufak bir resmini göreyim, direk alandan uzaklaşırdım. Önderliğe karşı her zaman bir nefretim vardı, hareketi sevsem de.

Bu olaylar yaşanırken, lisenin son dönemine gelmiş ve bana hareketi sevdiren kadın arkadaşımla bazı problemler yaşamıştık. Eğer o dönem yaşadığımız sorun yüzünden ben Kürtlere bir kere daha nefret duysam eminim şu an bu durumda olamaz ve geçmişten daha kötü bir hal alırdım. Fakat o dönem yakalamış olduğum bilinç düzeyi, arkadaşımın yaptığı hareket yüzünden Kürt kimliğine karşı bir nefrete dönüştürmemi engelledi.

Lise bittikten sonra ben tabii ki o yaz daha çok okumalar yapma fırsatı bulmuştum. Özel bir üniversiteyi tam burslu kazanmanın da vermiş olduğu rahatlıkla günlerimi geçirdikten sonra kendimi aslında hiç ait hissedemediğim burjuvazi yuvasına hazırlıyordum. Okula gittiğimde tanıştığım Kürt arkadaşlar benim biraz da olsa rahatlamamı sağlamıştı. Farklı bölümlerde olsak da aynı okulda belli paylaşımlarda bulunabilmek güzel hissettirecekti. Sınıfın en aykırı, ama en çalışkan 2. insanıydım. :) Üniversitenin ilk senesinin sonlarına doğru Kürt arkadaşlarla oldukça yakınlaşmış bir durumdaydım. Bu durum danışman hocamı rahatsız ediyordu sanırım, beni sürekli Kürtlerle konuşmamam konusunda uyarıyordu. Kendisi Kemalist bir kadındı. Bana “ Sen İstanbul’da yetişmişsin, o dağdan gelenlerle nasıl arkadaşlık edersin? Kendine bunu nasıl yakıştırıyorsun? Onlarla arkadaşlık etme” gibi sözler söylüyor, fakat dinlemediğimi gördükçe sanırım daha da sinirleniyordu.

İlk sene böyle biterken, ben harekete daha da çok yaklaşıyordum. Daha büyük bir ilgi ve sempati besliyordum. 2. Sınıfa geldiğim zaman tabii ki Kürt arkadaşlarla daha da çok yakınlaşmış olduğum için danışman hocam bana daha büyük tepkiler gösteriyor ve notlarımı düşürmeye başlıyordu. Dediğim gibi, derslerim çok iyiydi. Sınıf 2.siydim ve ilk başlarda bu duruma aldırış etmiyordum. 2. Sınıfın son dönemine geldiğimiz zaman danışman hocam 5 dersimize giriyordu ve inanın 5 dersin 5ini de DD/DC verdi. 100 almış olduğum staj notum 55 gelmişti. Durum böyle olunca ortalamam yetmedi ve okul benden 4.5 milyar istedi, böyle olunca ben okulu bırakmak zorunda kaldım. Ve o an bir kere daha anladım aslında nasıl doğru bir yol içinde olduğumu. Fakat işin kötü yanı benim ailem bu durumu bilmiyordu ve hala da bilmiyorlar. Okulu bıraktığımı yani.  Eğer bu durumdan bahsetseydim abim gerçek anlamda bana çok sert bir tepki gösterirdi. Kürtlerle arkadaşlık etmem bile beni dövmesi için bir sebepken, Kürtlerle arkadaşlık ettiğim için okulu bırakmam beni öldürmesini sağlardı sanıyorum. :)

Bu olaylar yaşanırken ben durup kendimi sorgulama gereği hissettim. Kürtlere karşı zamanında ne kadar önyargılı olduğumu ve bunu kırdığımı düşündüm. Ben Türkken sırf Kürt arkadaş edindiğim için okulu bırakmak zorunda bırakıldıysam, Kürtler kim bilir neler yaşıyor bunu düşündüm. Ben hiçbir zaman Türk kimliğim nedeniyle dövülmedim mesela. Annem Türk olduğu için gözlerimin önünde tecavüze uğramadı. Babam Türk olduğu için hapislere girmedi ya da abimin cesetini almadık karakollardan. Türk olduğum için dipçik yemedim hiç kafama 5 yaşındayken.. İşte bunları düşünürken, Önderliğe olan nefretimi de düşündüm . Acaba haksızlık mı ediyordum? Tüm bunları bir kenara bırakıp Önderliği araştırmaya başladım. Hayatını okudum. Hakkında söylenen her şeyi okudum, izledim.  Ona dair okuduğum her şeyde gerçekten hayret ediyordum. Her çözümlemesi beni kendimden alıyordu. Bir insan bu kadar mı her şeyi bilebilirdi. Ben bir düşünüyordum o bana bin açıklıyordu sanki. Durum böyle olunca Önderliğe karşı olan kinim silinmeye başladı. Nötr bir hal almıştım. Ne seviyordum onu, ne de nefret ediyordum. Zamanla ona karşı içimde bir saygı oluşmaya başladı. Bunlar olurken Kürt bir arkadaşımın kardeşiyle mektuplaşmaya başladım. KCK’den içerde kendisi.  İlk başlarda politik paylaşımımız oluyordu. Gündemi değerlendiriyorduk, fikir alışverişinde bulunuyorduk. O bana hareketin içinde biri olarak hareketi daha iyi anlatıyor, ben de dışarıda yaşanılanlardan ona bahsediyordum. Çok militan ruhlu bir adamdır kendisi. Gerçek bir yurtsever, tam bir Apocudur. Ona karşı gelişen özel hislerim hareketi daha çok ve daha hızlı tanımamı sağladı. Ve Önderlikle ilgili paylaşımlarımız arttıkça benim Önderliğe olan saygım zamanla sempatiye dönüşmeye başladı. Önderliği o kadar içselleştirmiş durumdayım ki, o kadar benimsemişim ki rüyalarımda hep ona dair izler var. Şu anki durumumu beni tanıyan herkes çok iyi biliyor. Görüyor. Ben önderliğe aşığım. Hissetmeye çalışıyorum. Evreni, toplumu, doğayı. Bütün bunları Önderlik anlatıyor diye renklendiriyorum. İsyanı, gürültüsü, ateşi, Kürdistan’ın gerçeği olan her bir noktası, gençliğin umut olduğu sözleri.. Önderliğin varlığıyla birleşerek hayatın dönebileceği gerçeğini seviyorum.. Tüm bunları Önderlik “zafer” dediği için taşıyorum göğsümde..

Ailem ve toplum bana farklı bir elbise dikmişti. Saçımın rengi, yüzümün kıvrımları, gözlerimin içindeki cızırtı ve daha nicesi onlara aitti ! Nasıl giyinmem gerektiği, nasıl oturmam gerektiği, nasıl sevmem gerektiği, bunların hepsini ailem çizmişti.. Kendi içimde yaşadığım  Kürdistan baharını her zaman ertelemiştim. Ama sen bana kadını anlattın ey Serok! Savaşan kadının daima güzel olduğunu söyledin! Yaşamı selamlayan kadının en değerli kadın olduğunu.

Bir çocuğun en güzel aşkısın. Onun ellerinde ki taşla özgürlüğünü sağlayabildiğini anlayan, anlatansın!

Ve son olarak şunları söylemek istiyorum;

Serok’un gelişini görmek istiyorum.  Bahar gibi gelecek o biliyorum. Bahar gelsin artık istiyorum. Bahar, güneşin habercisidir çünkü.. Bahardan sonra mevsim güneştir. Yeşermeli artık barış.. Barış demek mutluluk demek çünkü.. Esmer tenli çocukların elma gülüşleri demek ve bilirim ki, çocukların gülmesi demek güneşin gülmesi demek..

Serokum, başkanım! Amara’da doğan Güneş’im! Yeniden Amara’da doğ istiyorum! Tüm hasretliklere inat, bekliyor sizi Buke! :)

Devrimci selam ve saygılarımla,

Bûke! :)

Evlenirken kullandığınız yüzükler, siz insanları toplum denen zindana hapseden zincirin birer halkasıdır.

İnsan, tapınması ve itaat etmesi için yaratılmıştır. Ona emir vermezseniz, ona tapınacak bir şey vermezseniz kendi tanrısallığına bürünür.

Bir insan bedeninin belirli bir bedene karşı duyduğu dayanılmaz özlem ve onun yerini alabilecekler karşısında duyduğu kayıtsızlık yaşamın en büyük sırlarından biridir.

Bazı adamların yokluğuna güzel sözler yazılıyor.

Türkiye’nin siyasal sistemi, demokratik bir hukuk devletinde aranması gereken özelliklerden birçoğuna sahip değildir: Tanımlanan anlamda bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü yoktur, mahkemelerin bağımsızlığı söz konusu değildir, kişinin bedeni ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı ilkesi günlük olarak ihlal edilmekte, farklılık ilkesi -azınlıkların tanınması ve haklarının güvenceye alınması- kabul edilmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendine güvenen, gelişmeye açık bir yapıda değildir.

Bir insanı haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

Söylesen kimler kokuyor kiraz kokan saçlarını, yaşamla özlemek arasındaki savaşta kimin için atıyor küçük kalbin Anonim

hiçkimse.

sevgililer günün kutlu olsun :( Anonim

Allah razı olsun krdş




Kim ki kim ki rabbi bu adam? Hiçbir zaman asıl diledikleri olmamış.
Şiir, şiir ey rabbi asıl bu acı kupadan içtiğimde.
Beni iyi bir kamçıladıktan sonra, 
epey epey zaman sonra siz, 
ellerinizi yıkadığınızda kanla karşılaşacaksınız!
Ki benim ki en kolay en mesut hayatlardan biri..
Nedir o halde Golgota’da kendi çarmıhıma bürünmemi sağlayan şey ?
Eli, eli, lama sabachthani? / Tanrım, tanrım, beni neden terkettin?
Kim ki kim ki rabbi bu adam? Hiçbir zaman asıl diledikleri olmamış.
Şiir, şiir ey rabbi asıl bu acı kupadan içtiğimde.
Beni iyi bir kamçıladıktan sonra,
epey epey zaman sonra siz,
ellerinizi yıkadığınızda kanla karşılaşacaksınız!
Ki benim ki en kolay en mesut hayatlardan biri..
Nedir o halde Golgota’da kendi çarmıhıma bürünmemi sağlayan şey ?
Eli, eli, lama sabachthani? / Tanrım, tanrım, beni neden terkettin?

Müzik benim gıdam, ruh gibiyim!